Bienal ve benzeri etkinlikler, sanat yapıtlarını belirlenmiş ya da kurulmuş bir kavram şemsiyesi altında biraraya getiriyor. Bunun benim için anlamı şu: Duchamp’ın hazır nesnelerle, onları kendi kavramsallaştırmaları çerçevesinde biraraya getirerek ürettiği yapıtlarında olduğu gibi, küratörler de kurdukları kavram çerçevesinde sanatçıları ve onların sanat yapıtlarını hazır nesneler olarak kullanıp kendi “sanat”larını yapıyorlar.
Sanatı kavram şemsiyesi altına sokmak, kavramların ya da kavramsallaştırmanın, sanat yapıtını oluşturan temel öğe olduğunu varsayıyor. Benim görüşüme göre, sanat yapıtı, kendi kavramlarını oluşturur ve belirler. Sanat yapıtı kavramlara temel oluşturur, kavramlar sanat yapıtına temel oluşturmaz. Bu, sanat yapıtının bir temeli olmadığı ve düşünmenin de bu temelde yer almadığı anlamını taşımıyor. Olsa olsa felsefe ile sanat arasındaki farklılığı gösteren bir işaret olarak anlamlı.
Bienal ve benzeri etkinlikler, hatta sanat eleştirisi çerçevesinde, “kavram şemsiyesi” kullanmak için gerekçe şu olabilir mi: sanat yapıtı, kendi kendine konuşamıyor, biz de onu konuşan birşeye dönüştürüyoruz. Felsefeci, küratör ve sanat eleştirmeni birlikte bir vantrilok gibi sanatçıyı ve yapıtını kucağına oturtmuş durumda…
Öte yandan, bu durum bana çağlar boyunca din adamlarının toplum içinde sahip olduğu konumu ve imtiyazlarını hatırlatıyor. Tanrının sözünün açıklayıcıları ve yorumcuları olarak, insan sürüsünü eğitmek ve yönetmek, ruhban sınıfın temel işlevidir. Görünen o ki, felsefeci, küratör ve sanat eleştirmeni de sanatın ruhban sınıfı olarak toplumdaki yerini almış.
Bana göre, izleyici ile yapıt karşı karşıyadır; arada da başka hiçbir şey yoktur. Yapıt ile izleyici arasına köprü vazifesiyle konulacak herşey, izleyicinin özgür değerlendirmesini ve etkinliğini parçalayacaktır. Sanat yapıtı, her izleyicinin anlamlandırmasına açık olarak orada tek başına durmalıdır. Felsefeci, sanat eleştirmeni ve küratör, yapıt ile izleyici arasında değil, izleyicinin arkasında durmalıdır.
Utku Dervent
